29 Şubat 2020 Cumartesi

Ali Rıza Alçınkaya

Ali Rıza Alçınkaya

alirizaalcinkaya@gmail.com
31 Ocak 2020 Cuma 17:11

Anekdotlu gelişigüzel cumhuriyet yazısı

Şenlik için Sivas’taki Madımak Oteli’nde kalan insanların yakılarak öldürülmesi üzerine ağırlaştırılmış müebbete çarptırılan 86 yaşındaki hükümlünün cezası kaldırılmış. Öyle yazıyor bugünkü gazetelerde.

Otelin etrafını saranların “Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak!” diye slogan atarak insanları yaktığı katliam. İnsanın üzülmek ya da endişelenmek istiyor ama pek de tesiri olmuyor. Derimiz mi kalınlaştı acaba? Yoksa kıyıya vuran bu haberin de nedeni olan vakanın meydana gelişini an be an seyrettik diye mi?

1993 yılında ağızlarında nefret, ellerinde taş-sopalı meydan dolusu insanın “Cumhuriyet’i yıkma” eylemi vahşi bir görüntü olması sebebiyle, hakikaten Cumhuriyet’i sarsmak, bozmak diye düşününce ilk akla gelecek girişimlerden biri olabilir. Peki bir cumhuriyet gaz ya da benzin bidonuyla mı çözülür, bozulur ya da yıkılır?

Her gün gazetelerin neredeyse her iki haberinden biri yaşadığımız ülkenin Cumhuriyet olup olmadığı çelişkisini barındırıyor. Aynı zamanda bu haberden bir adım sonrasında hala olup olmayacağı sorusunu sorduruyor bize. Her haber, bir kavşakta olduğumuzu bildiriyor. Bu haberlerle günleri geçirip yılları devirirken özel günlerde bol Atatürk’lü reklamlarla dolmuyor mu ekranlar… Asabını bozuyor insanın. Atatürk fotoğrafları sakinleştirici diye göz yoluyla kana karıştırılıyor. Her gün her haberi “Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun” diye paylaşıp bu oyalanma seanslarının huzurunu bozasım geliyor.

Bu paylaşımlar yaparak sıra savdığımız günlerden birini de geride bıraktık geçtiğimiz hafta. Malum, ocak ayının ikinci yarısında da es geçmediğimiz acı kayıplarımız var. Mesela Uğur Mumcu’yu da andık. Takvim ortaklığına gerek yok. Yazının konusu olan cumhuriyet ise konu, illa söz Uğur Mumcu’ya gelir.

Aralarındaki güneş yılı farkı hayli olsa da Ocak ayında katledilen bir diğer gazeteci ise Hrant Dink’ti. Gün olarak ise aralarında 5 günlük fark olması yüzünden, Dink’in katledilmesinden sonraki ilk yıllarda sosyal medyada, gazetelerde kendini belli eden bir kamplaşmayı görebiliyorduk. Ölüm anması üzerinden politik duruşunu gösterme. Buralara yakışan da bu, insanı nasıl yaşatacağız üzerinden değil kimin ölümünü ne kadar andığın, andığını gösterdiğin üzerinden ayrışmaca.

Çünkü o yıllarda Ergenekon davası üzerinden bir ayrışma yaşanıyordu. Haksız ve hukuksuz yere asker ve siviller sabah ışığı pencereden girmeden evlerinden alınıp tutuklanıyordu. Ortada bir “derin devletle hesaplaşma” vardı. Asker, aydın, sivil toplum önderinden boşalan alanı Fethullahçıların ya da destek verdiği yayın organlarında mikrofon, köşe bulmuşlar demokrasi oyunu oynayarak doldurmaktaydı. 

Ya bu demokrasi korosundaydın ya da şüphen varsa vesayet sisteminden yanaydın, kemalisttin, darbeciydin. Ayrışılan çizgi kalınlaştıkça iki uç daha da sivri sözler sarf eden sözcülere müsait hale geliyordu.

Uğur Mumcu ve Hrant Dink, tarihte yaşanmış konuları yorumlarken ayrı düşebilecekleri çok konu muhakkak olurdu eğer bir tartışma programında ya da panelde bir araya gelseler. Ama bu memleketin bir vatandaşı olarak geleceğe dair beklentileri için ortaklaşabilirlerdi. Yani Mumcu’nun uğruna mücadele ettiği kavramların büyüklüğü ve kapsayıcılığının ölçüsü Hrant Dink’in bunlardan yararlanıp yararlanamamasında saklıydı. 

Bir yanda darbeci, vesayetçi diye kestirip atan bir güruh, diğer yanda Dink’in cenazesinde “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz” şeklinde taşınan dövizlere, daha ziyade ermeni kelimesiyle alerjisi uyanan, öldürülen bir gazetecinin kimliğiyle ortaklaşma duygusunu göz ardı eden diğer güruh.

Keşke Uğur Mumcu ve Hrant Dink baş başa tv programlarına çıkarak tarihi, güncel politikayı konuşsalardı beraber. Ama bu mümkün değil. Fakat ikisinin kayıt altına alınmış TV programları mevcut. İzlemek yeniden, anlamak için faydalı olabilir.  Mesela 2006 yılında Hrant Dink’in katıldığı 32.Gün programını tavsiye ederim. O esnada onun karşı tezlerini savunan isimlerden biri ise dikkate değer. Geçtiğimiz günlerde haberlerde ismini yeniden duyduk. Ankara’daki inşaatından daha fazla rant elde edebilmek için kanunlara aykırı olarak imar izni alması iddiasıyla gündeme geldi. Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı ile karşılıklı iddialarını okuduk, izledik.

“Geçmişte Ermeni halkı onlara güvendi. Kendilerini Osmanlı’nın zulmünden kurtaracaktı ama yanıldılar. Çünkü onlar geldiler, kendi hesaplarını yaptılar, gittiler. Burada kardeşi kardeşle kan içinde bıraktı, gittiler. Amerika bu, kendi hesabını yapar. İşini bitirince çeker, gider. İnsanları kendi didişmesinde bırakır.”

Bir başka TV kaydında yukarıdaki sözleri sarf eden Hrant Dink’in cenazesi gibi kalabalıkları yollara döken bir başka toplumsal eylem ise Cumhuriyet Mitingleriydi. 2007 yılı, her açıdan kırılma yılıydı. Anımsıyorum… İstanbul’da yapılacak miting öncesi, CNN Türk’te Cüneyt Özdemir’in konukları arasında Türkan Saylan vardı ve insanları mitinge davet etmişti ve aynı programın bir diğer konuğu olan Tabipler Birliği Başkanı Gençay Gürsoy’u da kurum olarak davet etmişti konuşmasının sonunda. Gürsoy ise yanlış anlamaya imkan vermeyecek kesinlikte reddetmişti. 

Bugünden o güne bakınca, çok anlam çıkarılabilir. Ben yazıyı uzatmadan nihayete erdirme telaşıyla birkaç cümle ederek bitirmek istiyorum.

Son 15 senede yanlış yerden çizgiler çekip bölünüp çekişmelerle uğraşırken, bu geçen zamanda cumhuriyet’in geldiği nokta, deprem vergisinin nereye harcandığını soran, milyonlarca oy almış (almasa ne olacak?) vatandaşın temsili görevini yerine getiren muhalefet parti genel başkanına “Harcanması gereken yere harcadık. Bundan sonra da Bay Kemal’e bu tür şeylerin hesabını vermeye zamanımız yok.” şeklinde cevap verilebildiği yer.

İşte bu geldiğimiz “yer” derdimiz olmalı. Bu sefer tespiti doğru yapmalı ve çizgiyi doğru yerden çizebilmeliyiz. Daha acil lazım gelen kavramlar için ortaklaşmalı, dayanışmalıyız.

YORUM EKLE

Güvenlik Kodu

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR

ÇOK OKUNANLAR