25 Eylül 2020 Cuma

Ali Rıza Alçınkaya

Ali Rıza Alçınkaya

alirizaalcinkaya@gmail.com
31 Mayıs 2020 Pazar 17:54

Gezi: 2013

Ateş ve ateş parıltıları içinde iki fotoğraf. Birisi toprağın üstünde, yerde; diğeri ise yerden biraz yüksek. İkincisi fotoğrafın çekildiği an sonrasında bağlasan durmaz. Ölçüsünü bastığımız yerden yüksekliğiyle anlatamayacağımız kadar uzay içinde.

Amerika Birleşik Devletleri topraklarından uzaya ilk insanlı uçuş denemesi yapıldı. Konu, haber metinlerinde “Elon Musk'ın sahibi olduğu SpaceX, insanlı bir uzay mekiğini ABD'den yörüngeye gönderen ilk ticari firma oldu” şeklinde geçiyor. Ateşli, alevli fotoğraflardan ilkinin içeriği bu. Ateş, mekiğe ait. 

İkinci fotoğraf da yine ABD’den. Minneapolis şehrinde George Floyd adlı bir siyahi Amerikalı, polis tarafından gözaltına alındığında nefessiz bırakılıp öldürülünce, ülke genelinde protestolar başladı ve adım adım büyüdü. Irkçı polis tutuklansa da gösteriler devam etmekte. Ayrımcılık ve adaletsizliğe tepki gösteren insanlar sokaklar doldurup taşırdığı görülmekte, buradan görüldüğü kadarıyla. İkinci ateş, sokaklardaki barikatlarda.

Bu iki fotoğrafa aynı günlerde denk gelince aklıma bir film geldi. Belki izlemişsinizdir, adı "2001 : Bir uzay destanı". İnsanın evrende, evrenle ve kendiyle mücadelesini, o serüveni gözler önüne seriyor. Bir dip not. 

Gazetelerin internet yayınlarında konunun ayrıntılarını okumak da mümkün. Misal gösteriler esnasında bir gösterici dükkanların camlarını kırmış. Fakat göstericilerin müdahalesi sonrası bölgeden uzaklaşmış. Bu kişinin gösterici kılığına giren Jacob Pederson isimli bir polis olduğu yazılıyor. Göstericilerin, gösteriyi mümkün mertebe barış içinde tutmaya çalıştığı yazıyor ve kendilerine ait çöpleri topladıklarına dair fotoğraflar bulunmakta.

Bu iki unsur ve gösterilerin tarihleri, insanların aklına yedi sene öncesine ait Gezi’yi getiriyor. Ancak yedi sene önce ve yedi senedir Gezi’yi görmeyen veya “faiz lobisi” gibi kavramlarla değerlendiren TV’ler ve yorumcu konukları, ABD’deki eylemi hoş, polisin müdahalesini genellikle nahoş kavramlarla anlatıyor. İnsan da istemeden soruyor. Buradaki eylemlerin arkasında faiz lobisi var ise, ABD’deki gösterinin arkasında ne lobisi var? Ayrıca bizim TV kanalları bu durumda hangi faizin lobisi olmuş oluyor?

Bundan yedi sene önce de bu topraklarda ateş ve alev ışığı yansımalı fotoğraflar gördük. Öncelikle Gezi Parkı inşaat ve betona dönmesin diye parkta kurulan çadırları yakıldı eylemcilerin. Bol biber gazları eşliğinde püskürtüldü. Sonrası malum.

Gezi Parkı eylemlerine kadar bu ülkede siyasi partiler, gruplar, kanaat önderi sayılacak insanlar; genellikle ve ısrarla bir diğeriyle nerede ayrımları olduğu üzerine kurmaktaydı varlık çadırını. Yani sanki çadırının temel direği bu gibiydi. Fakat, özellikle AKP iktidarı döneminde insanlar, deneyimleyerek nasıl bir hayat yaşamayacakları konusunda fikir sahibi ve bilmeden mutabık oldular birbirleriyle. Bu ise onları ortaklaştırdı. İşte bence, Gezi’de açığa çıkan ise bu olmalıydı.

Üzerinden geçen bu kadar yıl sonra, neyi istemediği konusunda bilmeden ortaklaşan halka destek olan siyasetçiler, akademisyenler, partiler ise o gün bu gündür üzerine çokça yorum yapmakta, anlam dünyasının kumaşlarına makasla dalıp don biçmekte. Bazen doğru, bazen yanlış, bazen bol, bazen dar.

En sık başvurulan yorumlarından biri de lidersizliği ve amaçsızlığı genellikle. Kimisine göre bu bir handikap kimisi için ise onu güzel ve farklı yapan özellik. Ortak amaç ve lider konusu AKP iktidarının da en çok kafa yorduğu mesele olmalı. Hala devam eden Gezi davası da bunun bir tezahürü. Seçip yargılayacakları herhangi bir parti ya da isim günah keçisi olmaktan öteye gidemiyor.

Siyasi hiçbir kazanımı olmadığı için başarısız olduğunu düşünenler de haylice. Bu başarısızlık teşhisini koyanların da aslında başarıdan anladığı kendilerinde, kendi ideolojilerinden var saydıkları tarife göre bir yol yürünmesi olabilir. 

Gezi Parkı’nda fiziki ve ruhen var olan, birbirinden farklı insanlar istemediklerinde ortaklaştılar, pek de ‘istemeden’. Ama ayrıldıkları noktaları bir potada eriterek ya da o ayrılıklara rağmen ve farklılıklarını kabul ederek, istedikleri hayat hedefinde uzlaşmayı deneme konusunda istekli olmadıkları için Gezi Parkı orada kaldı.

Sanıyorum bu gün, istemedikleri hayat konusunda ortaklaşan insanların en büyük sıkıntısı bu: Ortaklaşabilecekleri hayatın tasviri. Eski yargılarını ortaklaşmanın ayırıcı engeli mi yapacaklar yoksa birbirini anlamanın vesilesi mi? 

Eteklerdeki bu taşları döküp bunlardan birbirimize kavuşacak köprüler inşa etmeliyiz. Fakat bu gerçekleri dillendirmekten geçer. İnsanların ortaklaşabilmesi için gerekli ilk unsur gerçekler. Acı ya da tatlı yakın tarih gerçeklerimizde sahiden ortaklaşırsak, birbirimizi anlarız. 

Herhalde gerçeklerden ve gerçeğin ortaklığından uzaklaştıkça bir ucu 12 yaşında kızla evlenme üzerine kafa yoranlara, diğer ucu balkona “ecnebi” bayraklı havlu asmışı neredeyse linç edecek, polise ihbar eden cahillik ve kötülükle burun buruna geldik. Gerçeğin yokluğunda, boşlukları aslı astarı olmayan, hurafelerden ibaret kanaatler doldurdu. Bu kanaatlerle hayatına yön veren insanlar hatırı sayılır kalabalıklara dönüştü.

Siyasi konumu gereği, ideolojik konumunun sağlam yeri için gerçeklerle arasına az ya da çok mesafe koyan ve ortaklaşmayı bilmeyenler kaybeder. Yani hep beraber, iyi ve güzel ihtimallerimizi kaybederiz.

YORUM EKLE

Güvenlik Kodu

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR

ÇOK OKUNANLAR