18 Ağustos 2019 Pazar

Ali Rıza Alçınkaya

Ali Rıza Alçınkaya

alirizaalcinkaya@gmail.com
06 Ağustos 2019 Salı 17:10

Kaz Dağları

“Artık yavaş yavaş ay yükseliyor ve arabanın üstünden aşarak ön tarafta sesli sesli yem yiyen hayvanların kulaklarını aydınlatıyordu. Daha ilerideki köprü, onun arkasındaki ağaçlıklar ve en geride uzanan deniz birdenbire canlanmış, mat beyaz bir ışık birdenbire her şeyi yeni bir hayata atmıştı. Bu gündüzkünden çok farklı bir hayattı ve buraya ancak biraz evvelki karanlığı aştıktan sonra varılıyordu. Kızgın güneşin altında boğulur gibi uzanan ve yaşamakta olduğunu ancak ışık vasıtasıyla belli eden tabiat, yarım saat kadar süren bir karanlık esnasında derhal başka bir ruh almıştı. Bu sefer canlılığını hafif kımıldanışlarla ve her mevcudu bir tül gibi kaplayan hayat dolu bir nefesle meydana vuruyordu. Dere yatağının kenarındaki dikenlerin arasında ağustosböcekleri ötüyor, ara sıra kımıldayan atların ayakları arasında çekirgeler sıçrıyordu. Akşam üzerine doğru çıkan ve denizden gelen rüzgar hiç artmamış olduğu halde, şimdi gündüzkünden daha çok belli idi. Bütün sesler birbirlerinden kolaylıkla ayrılıyor; daha net, daha tatlı, daha anlaşılır oluyordu.”

Yukarıdaki satırlar, beraber kaçıp bir tahtacı köyüne evlenmeye giden Muazzez ile Yusuf’un katettikleri yola dair yazarın anlattıklarından bir kesit. Yusuf kim dersen? Kuyucaklı Yusuf. Şehre yaban bir çocuğun hikayesinin anlatıldığı romanın kahramanı.

Ayvalık, Burhaniye, Edremit ve devam edersen güneyden kuzeye doğru, karşına çıkacak demiyorum, ansızın kendini yolunda bulacağın Kaz Dağları. Romanın geçtiği, romandaki kahramanların ayaklarını bastığı, döndüğü dolaştığı coğrafya işte tam oralar. Kiremitli, biçimli, ahşap evlerle şekillenmiş dar sokaklar, şehirden çıktıkça ağaçlarla etrafı sarılan, kıvrılan giden yollar. Tabii ki zeytinlikler.

Bu romanın olduğu gibi yazarın çoğu öyküsünün de kahramanlarından yukarıda bahsi geçen yerler. Mesela yeniden öyküleştirdiği bir Kaz Dağları efsanesi: Hasan Boğuldu. İnsan öyküyü okurken tepeleri tırmanır ve bir yandan da dolandığı tepelerden Cunda Adası’nı bile seçebildiği o manzarayı hayal eder.

Bugün o Kaz Dağları’nda maden araması için binlerce ağaç katledildi. Kafamızı öykülerden ve roman sayfalarından kaldırıp son teknoloji cihazlarımıza çevirip haber okuduğumuzda karşımıza çıkacak havadislerden biri. Bir Kanadalı şirket, bir müstemleke ülkesinde maden çıkarır gibi yontuyor, alıyor, gidiyor; yok pahasına. Yok pahasına ancak çok pahasına olsa ne yazar?

İnsan duramıyor, soru soruyor. “Nasıl bu kadar kolay olabiliyor? Normalde, atılan bunca milliyetçi, hamasi nutuklar kulaklarda çınlarken, Kanadalı şirketin bunu hayal bile edemiyor olması gerekmez mi?” diye sorup duruyor insan. Soruların da ardı arkası kesilmiyor.

Bunu Kaz Dağları’na yapma cesaretini göstermeyi, yapmayı başarmayı ve karşılığında bu sessizliği açıklayacak birileri vardır mutlaka. İhtisas alanı neyse, meşrebince yorumlar. Bir sosyolog, bir çevreci, bir hukukçu, bir gazeteci.

Yazıyı romandan bir paragrafla açmışken hazır, belki de açıklama gayretini edebiyattan yapsak diğerleri kadar kesin, köşeli sonuçlar elde etmesek de elimizde elle tutulur bir mana, anlam kalır diye düşünüyorum.

Bu olanlar, belki de hikayenin seyrinde olağandır. Kaz Dağları’nı ve civarını, (okuyunca) bu memleketin insanının gönül coğrafyasına yerleştirebilen, girişteki Kuyucaklı Yusuf’un yaratıcısı Sabahattin Ali’nin, faili meçhul kaldığı bir öykünün devam eden bölümlerinde bunların yaşanması, belki hikayenin hak ettiğidir.

O, düştüğü yerde kaldı. Onun Markopaşa ya da diğer gazetelerde hicvederek hallerini yüzlerine vurduğu, ikbali uğruna içi kof, dışı hamaset nutuklar atan muharrir takımının dili, hali, huyu, suyu bütün ülkeye hakim oldu. Bugün herhangi bir Sabahattin Ali yazısını çıkarıp okusan, sanki memleketin bugünkü manzarası için kaleme almış zanneder insan. Bu belki onun öngörüsüdür de ama işte o gün işaret ettiği insan hallerinin değişmesi bir kenara, gelenekselleşip makbulleşmesinin işaretidir aynı zamanda.

Bugün Kaz Dağları’na bu kadar kolay, keyfi iş makinesi sokulması doğal dedim. Ama Sabahattin Ali’nin kitapları, öyküleri de hala yeni yetişen neslin başucunda. Bu yüzden bugün toplanan kalabalık da hikayenin tabii sonucu. Öyküyü yazanın, öyküsündeki bir mantık hatası değil. 

Yazara ait aşağıdaki satırları, bugünkü haberleri düşünerek, misal Kanadalı şirket temsilcisinin “Türkler taş taşımakta iyiler” sözünü, son model Jaguar araç alabilecek hayat standardı içinden sebze fiyatlarını eleştirenlere “patates soğana vatanı sattınız” diyebilenleri hatırlayarak okumalı şimdi.

 “Namuslu olmak, ne zor şeymiş meğer. Bir gün Almanların pabucunu yalayan, ertesi gün Ingilizlere takla atan, daha ertesi gün de Amerika`ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik. Yalnız ve yalnız bir tek milletin önünde secdeye vardık. O da kendi cefakeş milletimizdir. Meğer ne büyük günah işlemişiz! Kanunlu, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük. Bugünün itibarlı kişileri gibi kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmadık, han apartman sahibi olmak sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü omuzlarda taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik.”

Bir gün memleket, sahici memleket sevgisiyle kucaklaşacak temennisiyle...

Sabahattin Ali’den bildikçe güzelleşecek memleket, sahicileşecek onu sevmesi. Kemal Bilbaşar’ın Dersim’i, Rıfat Ilgaz’ın Karadenizi, Yaşar Kemal’in Çukurovası-Torosları, Orhan Kemal’in işçi mahalleleri ve dahası...

YORUM EKLE

Güvenlik Kodu

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR

ÇOK OKUNANLAR