19 Mayıs 2019 Pazar

Duygu Tekdemir

Duygu Tekdemir

dtekdemir@gmail.com
12 Aralık 2018 Çarşamba 19:31

Adile Naşit ve bir toplumsal ikiyüzlülük hikayesi

Dün 11 Aralık’tı, Adile Naşit’in ölüm yıldönümü.  
Sosyal medya hesaplarında rahmet dilekleri, anmalar vardı. 
Kimileri bir daha onun gibisi gelmez diyor kimisi kuzucuklarım sözüne vurgu yapıyordu. 
Yalnız, “mekanı cennet olsun” temennilerinin altında bazı çirkin yorumlar gözüme çarptı. 
“Onun gerçek ismi Adile değil, Adele’ydi.;Ermeni’ydi. 
Onun için cennete gitmesine imkan yok” minvalindeydi bu yorumlar.
***
Yorumları okuyunca aklıma Adile Naşit’in vefat ettiği 1987 yılında ve sonrasında halk arasında konuşulanlar geldi. 
“Adile Naşit’i toprak kabul etmemiş” veya “Adile Naşit’in mezarını açmışlar, ağzına çok güldüğü için yılan girmiş” gibi deli saçması şeyler konuşuluyordu. 
İşin ilginç yanı; daha sonra eşimle eskilerden bahsederken bu konu açıldığında, aynı şeylerin benim yaşadığım yerden binlerce kilometre ötede yaşayan eşimin memleketinde de konuşulduğunu öğrenmemdi.
***
O zamanki masum çocuk aklımla, hem de Adile Naşit’i yüz yüze görme imkanı bulmuş ve çok seven bir çocuğun aklıyla; bu söylenenlere bir anlam veremez ve dehşet içinde kalır; inanmakla inanmamak arasında gider gelirdim. 
Ama inanmamak her zaman daha ağır basardı. Şüpheciliğim ve her duyduğumu hemen kabullenmek istememe huyum o zaman da devredeydi. 
Bir şekilde konduramaz, yakıştıramazdım.
***
Şimdilerde dünyanın öbür ucunda olanların ışık hızıyla parmaklarımızın ucuna video, fotoğraf, haber, yorum olarak düşmesi bize ne kadar doğal geliyor, değil mi? Ama düşününce iletişim olanaklarının bugünle kıyas kabul etmeyecek kadar geri olduğu 30 yıl öncesinde, böylesi gerçek dışı ve dehşetengiz söylentilerin tüm Türkiye’ye eşzamanlı olarak yayılmış olması nerdeyse doğaüstü geliyor. 
Tıpkı “sakallı ve konuşan bir bebek doğmuş”, “Kemal Sunal ölmüş” ve “Japonlar uyarmış, deprem olacakmış” söylentilerinin tüm Türkiye’yi vakti zamanında kasıp kavurduğu gibi. 

***
Konumuza gelecek olursak; ne istemiştik tek evladını kaybetmiş ve bütün ömrü boyunca perde arkasında onun acısını yaşamış, hemen hemen tüm dönem arkadaşı oyuncular gibi mütevazı bir hayat sürmüş Adile ablamızdan? 
Onun etnik kökeni, dini inançları neden bu kadar ilgilendiriyordu bizi? 
Neden ölenin arkasından gösterilmesi gereken asgari saygıyı esirgemiştik ondan ve hakkında nasıl böylesine çirkin sözler sarf edebilmiştik? 
***
Hani denir ya; eskiden her şey çok daha güzeldi, insanların birbirine saygısı vardı, hiçbir şekilde birbirlerinin dini inançlarına-ibadetlerine müdahale etmezler, etnik kökenlerini ayrımcılık yapmadan kabullenirlerdi diye.. 
Hani eskiler masal misali övgüye boğulur ya; öyle bir şey olmadığını aslında yakın tarihten biraz haberdar olunca anlıyorsunuz. 
Toplumun en bilinçli olması gereken kesimi bile bu duyarlılıkları ne yazık ki gösterememiştir.
***
Mesela; sinemamızın çok sevilen ve hala özlenen aktörlerinden Ayhan Işık’ın genç yaşta ölümünün ardından; bu erken ölümü kabullenemeyen Nubar Terziyan’ın babacan bir tavırla gazeteye verdiği ve altını hissettiği yakınlık nedeniyle “Amcan Nubar Terziyan” diye imzaladığı bir ilan olayı vardır. 
Ayhan Işık’ın ailesi bu ilanda geçen “amca” sözcüğünden rahatsız olup “ilgili şahsın ailemizle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır” diye bir ilan daha verme gereği duyar gazeteye. 
***
Çünkü; Nubar Terziyan bir Ermenidir ve aile adının bir Ermeni ile beraber anılmasını istemez.
Mesela; 6-7 Eylül olaylarında; o birbirlerine çok saygı duyduğu söylenen komşular, Rum komşularının evlerini, dükkanlarını, kiliselerini  yağmalamışlardır. 
O dönemin ve hatta şimdilerin en meşhur futbolcularından Lefter Küçükandonyadis de Büyükada’daki evinde saldırıya uğrayanlar arasındadır. 
***
Kendisi o kabus anlarını şöyle anlatmıştı: “15 gün önce gol attığımda omuzlardaydım. O gün ise kayalar ve boya tenekeleri ile karşılaştım. En kötüsü harçlık verdiğim çocuklar evime saldırdı. Kızlarım küçüktü, onları öldürmeye kalktılar. Çok sordular kim yaptı diye, ama o gün de söylemedim, bugün de söylemeyeceğim.”
***
Lefter, kendisine ve ailesine saldıranların kim olduğunu ölene dek açıklamadı. 
Ama bizler aslında onların kim olduklarını gayet iyi biliyoruz, öyle değil mi? 
Her fırsatta hoşgörüden, insanlıktan, kardeşlikten, vicdandan, adaletten, hak yememekten bahsedip de en çok kul hakkı yiyenler onlar. 
Toplumsal birlik ve beraberliği dillerinden hiç düşürmeyip de toplumu en çok kutuplaştıranlar, en çok ayrıştıranlar onlar. 
Sosyal medyada en güzel dileklerin altına en çirkin yorumları yazan, Adile teyzemizin o içimizi ısıtan kahkahalarından bile rahatsız olan, “Kemal Sunal Şaban ismini küçük düşürmüştür” diye aleyhine suç duyurusunda bulunan ve bizi biz yapan her değeri utanmadan sıkılmadan, acımadan ayaklar altına almaya uğraşan bir güruh onlar. 
***
Yunus’un tek başına bir hayat manifestosu kabul edilebilecek “Yaradılanı severiz Yaradan’dan ötürü” cümlesini diline pelesenk edip de sevgiyle en ufak alışverişi olmayanlar onlar.  
Ben kendi adıma artık bu ikiyüzlülükten, kavramların içlerinin boşaltılmasından ve gün geçtikçe çoğalan sevgisizlikten çok bunaldım. 
***
Bu koskocaman sevgisizliğe ve kapkara gayya çukuruna inat; Yunus’u da Kemal Sunal’ı da Adile Naşit’i de Nubar Terziyan’ı da Ayhan Işık’ı da Lefter’i de sevmeyi seçiyorum. 
Eskilerde gerçekten güzellikler de vardı; ama istersek şimdi de olabilir. 
O güzellik aslında hepimizin koşulsuz sevmeyi tercih eden yüreklerinde gizli.

YORUM EKLE

Güvenlik Kodu

YORUMLAR

  • Toplam Yorum

AYŞE

21 Şubat 2019 Perşembe 15:33

ŞAPKA ÇIKARIYORUM ÇOK GÜZEL ÖZETLEMİŞSİN GÜZEL KIZIM

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR

ÇOK OKUNANLAR