23 Eylül 2019 Pazartesi

Duygu Tekdemir

Duygu Tekdemir

dtekdemir@gmail.com
22 Ocak 2018 Pazartesi 17:41

Barış, doğa ve özgürlük

Her daim üzerine büyük büyük laflar edilen; yeni yıl, doğum günü ve bilumum temennilerde en ön sıralarda kendisine yer bulan kavramlardır barış, doğa ve özgürlük. 
Söz açıldığında “ben tam bir doğa aşığıyım” diye övünülen ve herkesin kendisini “barış yanlısı ve özgürlükçü” olarak nitelediği bir çağda yaşıyoruz. 
Öyle ki; bu kavramların altını biraz doldurmaya kalkınca gerçekte kimin ne düşündüğünü anlamaya başlıyorsunuz. 
Ama’lar, eğer’ler havada uçuşuyor; istisna olması gereken her şey kural haline geliyor ve bir de bakmışsınız ki bütün değerler tersyüz edilmiş! 
Günümüzün en büyük hastalığı da bu değil mi zaten? 
***
Kavramların gerçek anlamları üzerine düşünmeden ve bu konuda hiçbir altyapı oluşturmadan, o kavramın savunucusu olduğunu sanmak. 
Hatta bu konuda ateşli tartışmalara girmek, neyi savunduğundan bihaber, başka anlamlara gelmeye çok açık cümleler kurmak. 
Mesela demokrasi; sorsan herkes demokrat. 
Gerçi bir ara o da şeytan işi ve amaca giden bir araç olarak görülüyordu ama o günler çok gerilerde kaldı galiba? 
Şimdilerde herkes demokrasi yanlısı ve herkes kendine demokrat. Hadi bu siyasi bir kavram ve dilimize sonradan girmiş olması bile algılanmasını zorlaştırıyor diyelim. 
Peki ya doğa? 
Barış, özgürlük? 
***
Bu kavramlar gerçekten bu kadar subjektif ve herkeste farklı izlenim 
uyandırmaya açık kavramlar mı ki bir türlü doğru anlaşılamıyor? 
Doğa sevgisini ele alalım. 
Dedim ya, konuşurken herkes doğasever. 
Ama iş biraz ayrıntılara döküldüğünde bakıyorsun karşındakinin doğa algısı hafta sonu mangala gittiği yeşillik veya senede bir hafta gittiği memleketinin yaylası ya da sahilinden öteye gitmiyor. 
Uygar memleketlerde kentlerdeki yeşillik oranı şu olur diyorsun, sanayi kuruluşları bu kadar denetimsiz bırakılmaz diyorsun, o çok sevdiğin, yere göğe sığdıramadığın memleketindeki derelerin hepsi kurudu diyorsun, yaylaların da yapılaşma tehlikesi altında diyorsun, bu gökdelenler yakında İstanbul’un ekolojik dengesini bozacak diyorsun, Kanal İstanbul’un yaratacağı felaketlerle ilgili uluslararası çevre kuruluşlarının hazırlattığı uzman raporları var diyorsun; adam sana “sen komünist misin?” diyor. 
***
Gelişmeye karşı mısın, sanayileşmeye karşı mısın, madenlerimizin çıkarılmasına karşı mısın, inşaat sektörüne karşı mısın, termik santrallere karşı mısın, nükleer enerjiye karşı mısın diye soruyor.
O adama ne torunlarının yüzeceği temiz bir deniz lazım ne de çarşıda alışveriş yaparken sıcaktan bunaldığında gölgesinde soluklanabileceği bir çınar ağacı. 
O yalnızca mangalına bakar, onu yapacak yeşillik bulamazsa da betonarme evinin fayans kaplı terasında etlerini pişirir yer. 
Türkiye’de temiz deniz bulamazsa Yunan adalarına gider yüzer. 
Bu adaları niye Yunanlılara vermişiz diye tarih bilgisinden yoksun ucuz hamaset yapmayı çok iyi bilir ama biz yüzlerce kilometrelik Ege-Akdeniz sahil şeridimizi acımasızca betonlaştırırken onlar nasıl oluyor da adalarının doğal dokusunu muhafaza edebiliyorlar, onu düşünmez. Olduğu gibi kabullenir, sorgulamaz. 
***
Benim arabayla yolculuk yaparken bile daima ileriye bakıp dağları, doğayı görme çabam; yaylalar yapılaşmasın, gelecek nesillere de kalabilsin diye içimin gitmesi, her bunaldığımda kafamı çevirip sıkıntılarımı göğün maviliğinde eritmeye çalışmam, şehrin göbeğinde son kalan yeşil alana temel kazıldığını gördüğümde içimin cız etmesi, zeytin ağaçlarına reva görülen zulme ve güneyde bir cennet koyun daha yakılıp imara açıldığına dair haberleri dinlemeye bile tahammülümün olmayışı bu tür sözde çevrecilere ve doğaseverlere elbette bir şey ifade etmeyecektir. 
***
Ben İstanbul’a baktığımda eski Türk filmlerindeki ve fotoğraflardaki İstanbul’un nereye gittiğine ah vah edip özellikleri yalnızca isimlerinde kalmış Bağlarbaşı, Caddebostan, Okmeydanı gibi yerlerin şimdiki hallerine nerdeyse ağıt yakarken; o, gökdelenlere ve rezidanslara bakıp göğsü kabaracak, doğasever olduğunu düşünmeye devam edecektir. 
***
Özgürlükler konusunda da aynı değil mi durum? 
Toplumun büyük çoğunluğu kendisini özgürlüklerden yana olarak tanımlar. 
Bu özgürlüklerin ne tür özgürlükler olduğu konusu açıldığında ise yan çizmeler başlar. 
Mesela söz konusu şahsımız toplum ahlakını gayet öncelediği için insanların istedikleri gibi giyinmelerini tasvip etmemekte, buna karşılık çocuk istismarları ile gündeme gelen bazı vakıfların protokol listesine alınmasında bir sakınca görmemektedir. 
Elbette herkes dini inancını istediği gibi yaşayabilir veya yaşamayana da müdahale edilmez, o kişi Müslümanım demediği müddetçe! 
İslam dinine mensup bir kişinin nasıl yaşaması, giyinmesi, ibadetlerini nasıl yerine getirmesi gerektiği kendisini “en dindar” olarak görenlerin iki dudağının arasından çıkacak söze bağlıdır. 
***
Özgürlük alanı ancak ve ancak bu din adamları veya kanaat önderleri tarafından belirlenebilir. 
Mesela bir kadın hamile bile olsa Ramazan ayında sokakta yiyip içemez, çarşıda gezerken susayan çocuğuna su almak isteyen annenin belediyenin kapalı büfeleriyle karşılaşması gayet normal bir durumdur; özgürlüğe müdahale kapsamında değerlendirilemez. Kendilerini en yakından ilgilendiren yemek fiyatı gibi konularda dahi olsa üniversiteli gençlerin toplanması, slogan atması, yürüyüş yapması kesinlikle kabul edilemez. 
Hem bunun özgürlüklerle ne ilgisi olabilir, olsa olsa bozgunculuktur. Meclis lokantasındaki yemeklerin fiyatıyla ailelerinden belki harçlık bile alamadan okumaya çalışan gençlerin üniversitede yedikleri öğle yemeğine ödedikleri paranın ise hiçbir bağlantısı yoktur. 
***
Akademisyenlerin ve gazetecilerin düşüncelerini serbestçe ifade etmeleri diye bir usul dünyanın hiçbir memleketinde görülmemiştir! LGBTİ bireylerin haklarına gelince; toplumumuzda sözünün edilmesi dahi bir tabudur.
Bu grup vergi falan verir ama sokaklarda yürüyüş yapmaya dahi hakları yoktur, aksi takdirde heyecanlı birtakım gençlerin saldırısına uğramaları içten bile değildir( ! ) 
İşte bunlardır çok özgürlükçü şahsımızın düşünceleri. 
***
Ama o hala ortamlarda özgürlüklerden yanayım diye açıklamalar yapmaktadır…
Buralara nereden mi geldim? 
Güncel konulardan elbette. 
Barış talebinin en yüksek sesle dillendirilmesi gereken günlerden geçmemize karşın; barış isteyenlere hala saf, romantik, aptal, cahil, eski kafalı, dünyadan haberi olmayan kişiler gözüyle bakılmasından. Barış, bildiğiniz barıştır işte. 
Savaşsızlık halidir. 
İngilizce’de huzurla eş anlamlıdır. 
Ne zaman biri kurulu düzene aykırı düşecek bir fikir öne sürse hemen yüksek perdeden tepkilerle karşılaşır. 
Yetmez, vatan haini ve terörist ilan edilebilir. 
Barış istemenin bedeli çok ağırdır. 
***
Çünkü kafalardaki bilindik örneklem ve düşünce örgülerinin tersine çevrilmesini gerektirir. 
Barış güvercinini ve zeytin dalını sözde herkes benimser. 
Ama barış yanlısı söylemler genelde 60’lardan kalma çiçek çocukları jargonu olarak görülüp küçümsenir, hafife alınır, hatta çaktırmadan dalga geçilir. 
Oysa dünyanın en önemli devlet adamlarından biri olarak görülen Gandhi de barışçıl pasif direnişi uygulamış ve eninde sonunda başarıya ulaşmıştır. 
***
Bize dayatılan ve “öyle olması gerektiği”, “mutlak bir zorunluluk bulunduğu” için yapıldığı söylenen savaşların gerçekte yüzde kaçı mutlak zorunluluktur? 
Bize “öyle olduğu söylenen” koşulların gerçek yüzünü, bölgelerin gerçek demografik ve fiziksel yapısını, olayların gerçek oluş biçimlerini gerçekten bilebilecek durumda olan kaç kişiden dinledik de kafamızdaki sonuçlara vardık? 
Yine söylüyorum; günümüzde barış istemek büyük cesaret işidir.
Ama ben hala safça inanıyorum ki çok uzak geleceğe dair bir ütopya değildir. 
Barış ortamında, özgür, doğayla iç içe günleriniz olsun.

YORUM EKLE

Güvenlik Kodu

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR

ÇOK OKUNANLAR