19 Temmuz 2018 Perşembe

  • 4,828 TL
  • 5,610 TL
  • 189,32 TL
  • 93.126
Duygu Tekdemir

Duygu Tekdemir

dtekdemir@gmail.com
08 Ocak 2018 Pazartesi 20:29

Yol, sadece yol mudur?

Seyahat etmeyi severim. 
Yolculukları.. 
Yıllar önce, henüz bir çocuk sayılabilecekken okuduğum Shirley Maclaine’in Türkçe’ye İçimdeki Yolculuk şeklinde çevrilen Out On a Limb kitabı, hem Güney Amerika gibi değişik coğrafyalara yaptığı yolculukları hem de bu yolculuklarda başından geçen bazı spiritüel deneyimleri anlattığı için çok ilgimi çekmiş ve her yolculuğun biraz da içimize yaptığımız bir yolculuk olduğu fikri bende yavaş yavaş yerleşmeye başlamıştı. 
***
Ailemin, özellikle de babamın tarihi ve doğal güzellikleri olan yerleri görmek konusundaki ilgisi ve merakı da benim küçük yaştan pek çok yeri gezmemi sağladı. 
Ama bizim gezilerimiz öyle deniz-kum-güneş üçgeninde veya her yaz rutin olarak yazlığa yapılan geziler biçiminde geçmiyordu. 
Zaten her sene farklı farklı yerler görmek ve tatilimizi değişik bir yörede geçirmek istediğimiz için yazlık almak gibi bir düşünce aklımızın ucundan bile geçmemişti. 
***
İster memlekete giderken olsun ister bir sahil kasabasına, muhakkak yolumuzun üzerindeki veya tam üzerinde olmasa bile yoldan saparak 40-50 km sonra ulaşabileceğimiz tarihi kentlere uğrardık. 
Babam önce bu antik kentle ilgili şehir girişindeki tabelayı dikkatlice okur, sonra kendisi de zaten tarih öğretmeni olduğu için sahip olduğu bilgilerle bu bilgileri harmanlayarak bize güzel bir özet çıkarırdı: Orda kimler yaşamış, ne zaman yaşamış, nasıl yaşamış, hangi yapılar hangi amaçla inşa edilmiş, vs. 
***
Bu ören yerinde bir görevli varsa onunla konuşup ondan alabileceğimiz tüm bilgileri de alır, hatta varsa etraftaki köylüler veya yerli halktan insanlarla sohbet ederdik. 
Antik kentler yönünden oldukça zengin olan ülkemizde, kazıların genelde hep Alman veya Avusturyalı ekipler tarafından yürütüldüğünü görmek bizi hayal kırıklığına uğratırdı. 
Kazı ekibinin milliyeti değişse de yabancı ekip olma özelliği değişmiyordu. 
***
Bunca yıllık Cumhuriyet ya arkeolog yetiştirmekte yetersiz kalmıştı ya da bu konuya ödenek ayrılmaması sahada çalışma yapmak isteyenlerin belini büküyordu. 
Ama işte Avrupalı arkeologlar kendi ülkelerinden yüzlerce, belki de binlerce kilometre gelerek bizim ülkemizde aylarca kalmaya ödenek de zaman da emek de ayırabiliyorlardı. Osmanlı zamanında Truva’yı kazan ve hazinelerini yurtdışına çıkaran Schliemann’dan beri değişen pek bir şey yoktu. Türkler; tarihe, arkeolojiye, sanat tarihine önem veren ve ödenek ayıran bir millet değildi. 
***
Neyse, bu konuyu başka bir yazımda etraflıca ele almayı düşünüyorum zaten. 
Sizin anlayacağınız, şimdilerde pek moda olan, hatta gazetelerde ve dergilerde adına köşeler açılan kahverengi tabelaları biz taa 25-30 sene öncesinden keşfetmiştik. Şimdi de hala ne zaman bir kahverengi tabela görsem içimde bir şeyler pır pır eder, heyecanlanırım.
Yolculuklarım bir yetişkin olduğumda da devam etti, devam ediyor ve Allah sağlık verdiği sürece de devam edecek inşallah. 
***
Yaşadığım kent olan İzmit’i çok sevmeme ve gönülden bağlı olmama rağmen uzaklaşmak da iyi geliyor. 
Hem bir kıyaslama şansım oluyor hem de başka bir yerin havasını soluyup buraya başka bir ben olarak döndüğüme inanıyorum. 
Örneğin; yurtdışına gidip döndüğümde sıklıkla şunu düşünüyorum: Türkiye hala bunları mı konuşuyor, bunları mı tartışıyor? Bu söylediğim lütfen yurtdışına çıkınca yaşanan bir burnu havadalık olarak algılanmasın. 
Hala bazı kısır tartışmaların içinde debelenip durduğumuzu üzülerek fark etmemi sağlıyor biraz uzaklaşmak ve sonra dışardan bakmak. 
***
Her gün burada yaşarken nasıl birbirinin hemen hemen aynısı gündem maddelerinin sarmalında boğuştuğumuzu ve kendimizi tekrar ettiğimizi fark edemiyoruz bazen ne yazık ki…
Yolculuğun benim için anlamı daha yoldayken başlıyor, varılacak yer kadar yolun kendisi de önemli. 
Öyle varacağım yere bir an önce varayım da işime gücüme bakayım diyen insanlardan olmadım hiç. 
Yolda muhakkak yol kıyısındaki evleri, tarlaları, yeryüzü şekillerini, içinden geçtiğimiz kasabalardaki insanları hiç kaçırmamaya çalışarak izlerim. 
***
O nedenle; şehrin etrafından dolanan çevre yollarını hiç sevemedim bizi o kentin insanlarından ve yaşayışından kopardığı için. 
Özellikle evler ve bu evlerde kimlerin yaşadığı, nasıl bir hayat sürdükleri konusundaki merakım eskiden beri hiç azalmamıştır. 
Gece ışığı yanan bir ev görsem hasta mı var acaba diye üzülür, balkonda çamaşır seriliyse evde hangi aile bireylerinin yaşadığı konusunda tahminlerde bulunmaya çalışırım. 
Yani benim için yolculuk, gittiğim yerlerin yaşamına iyi niyetli bir sızma girişimidir biraz da..
***
Bugüne kadar Karadeniz’den Güneydoğu Anadolu’ya Ege’den İç Anadolu’ya kadar pek çok yerde bulundum. 
Hani insanın atomları, zamanla vücuduna aldığı hava-su-gıda gibi maddelerle yenilenir ve ilk doğduğundan tamamen farklı bir hal alırmış ya; ben de her gittiğim yerin yaşayışından, dilinden, kültüründen, giyiminden, insanından, ikliminden, toprağından mutlaka ruhuma bir şeyler katıyor ve ruhumu yeniliyor olmalıyım. 
***
Yoksa bu insanları benden ne kadar farklı olurlarsa olsunlar anlama, sevme, dinleme, ruhlarının derinine inme çabamı nasıl açıklayabilirim? 
Barış Manço’nun şarkısındaki gibi “Hemşerim memleket nire?” sorusuna “Bu dünya benim memleket” diye cevap verebilmeyi belki hala başaramadım ama onun bir Afrikalı çocukla eğlenişinde, bir Sekoya ağacına yaslanışında, Kızılderili tüyü takışında, boynu halkalarla incelmiş bir Padaung kadınıyla sohbetinde açığa çıkan bilgeliğin ona bu dizeleri yazdırdığını artık biliyorum. 
***
O bu anlayışa 150 ülke ve onbinlerce insandan sonra vardı. Ben de bu bilgelik yolunda ilerlemek için seyahatlerime devam etmek istiyorum. Alanya Alarahan’daki  “fotoğrafımı çekme, güzel çıkmıyorum” diyen teyze, Selçuk Artemis Tapınağı, nam-ı diğer İngiliz Çukuru’ndaki bize oranın tüm hikayesini anlatan gök gözlü amca, Gökçeada’da bizi evinde misafir eden Yorgo amca ve Eleni teyze; sizleri ve bana kattıklarınızı hiç unutmadım. 
***
Kalbimi en derinine kadar arındırmak için dünyanın göğünü içime çekmeye, ruhuma dinginlik verecek yeni maviler, yeni yeşiller aramaya, güzel yüreklere ait farklı renklerde bakan ama hep aynı ışıltıyla parlayan gözlerde katıksız ve karşılıksız sevgiyi görebilmek için kilometrelerce yol kat etmeye ve insanlığın o ortak özünü bir gün bulacağıma dair inancımı her yolculukta yenilemeye devam o halde!

YORUM EKLE

Güvenlik Kodu

YORUMLAR

  • Toplam Yorum

Halil

11 Ocak 2018 Perşembe 10:43

Kaleminize saglik

Nihat namuk

10 Ocak 2018 Çarşamba 22:36

Yazılarınızı ilgiyle takip ediyorum. Gezmeyi seven biri olarak, bu konuyu kendi açınızdan değerlendirmeniz bir çok kişiyi tarihi ve doğayı keşfetmeye teşvik edecektir. Başarılar...

İzmitliyim

09 Ocak 2018 Salı 15:40

Yazılarınız çok hoş. Kaleminize sağlık

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR

ÇOK OKUNANLAR