22 Ocak 2022 Cumartesi

Duygu Tekdemir

Duygu Tekdemir

dtekdemir@gmail.com
26 Şubat 2018 Pazartesi 17:06

Yaşamın kutsallığını kavramak

Akıl almaz günlerden geçiyor, akıl almaz gelişmeler yaşıyoruz. 
Ve yaşananlar, bizi şaşırtmaya devam ediyor. 
Hayret çıtamız epey yükselmişti oysa; yine de şaşırabiliyoruz. 
Aslında bu şaşkınlıktan çok şok olmak, kulaklarına inanamamak, yüzüne tokat yemiş gibi afallamak diye tanımlanabilir.  
Duyduğumdan beri etkisinden çıkamadığım gelişme, cumhurbaşkanının küçük bir kız çocuğunu Maraş’ta kürsüye çıkartıp onun da şehit olabileceğini, şehitliğe hazır olduğunu ve şehit olursa da cebindeki Türk bayrağının üstüne örtüleceğini söylemesi ve kalabalığın bunu alkışlaması.
***
Bu alkışların kanımı dondurduğunu söyleyebilirim. 
Daha önce de defalarca alkışların kanımı dondurduğu olmuştu; ama bu defa başka, bu defa bir çocuk söz konusu. 
Nerden başlamalı bilmem, o yaştaki bir kız çocuğuna asker üniforması giydirilmesine mi hayıflanmalı yoksa onun şehit olması ihtimalinin devletin başı tarafından dile getirilip sonra da alkışlanmasına mı? 
Bir çocuktan söz ediyoruz. 
***
Bir çocuk, askeri üniforma giymiş olsa bile hiç kimsenin kafasında böyle çağrışımlar uyandırmamalı; yani vatan için cepheye gidip çarpışır, sonra minik bedeni toprağa düşer ve üstüne Türk bayrağı örtülür…
Bu düşünceler hiçbir Türk vatandaşının aklına gelmemeli, gelememeli bence. Minicik çocukları da koruyamayacaksak biz, niye varız? 
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin varlık nedeni bu yavrularımızı her türlü tehlikeden korumak değil mi? 
***
Sıra o küçük çocuğa gelinceye kadar bütün yetişkinlerin yaşaması için göğsünü bu minik bedene siper etmiş olması gerekmiyor mu? 
Yoksa o minik beden yetişkinlere mi bedenini siper etmeli? 
Bu işte bir yanlışlık yok mu sizce? 
Bu alkışlarda bir vicdan muhasebesi gereği, bu düşünüşte bir mantık hatası yok mu? 
Bu topraklar neden hep yaşam yerine ölümü kutsuyor? 
Halbuki kutsal olan yaşamak, çalışmak, üretmek, düşünmek, sevmek, yardımlaşmak değil midir? 
***
Ölüm, tüm insanları eşitleyen acımasız bir gerçek. 
Ve varılacak son durak. 
Ondan kaçış da yok, ölüm karşısında tüm insanların duyduğu çaresizliğin bir farkı da yok. 
O halde yapılması lazım gelen; ölümde eşitlenmek değil yaşamda her birimizin farklı yetenekleri, becerileri, farklı duyuş-düşünüş ve çözüm yolları ile, olaylara farklı yaklaşımı ile birbirimizi tamamlamamız ve bu hayatı dayanışma içinde yaşamamız olmalı. 
Herkeste kol-bacak var belki ama herkesin beyni aynı işlemiyor. 
Bir olayda benim göremediğim noktaları bir başkası görüyor, onun hissedemediklerini ben duyumsayıp tamamlıyorum. 
***
Yani bu ülke için bedenini feda etmesi beklenen herkesten aynı zamanda farklı bir yeteneği, farklı bir bakış açısını, farklı bir yüreği de feda etmesi bekleniyor. 
Bunu hiç unutmayalım. 
Bazen evladını kaybeden anne-babalara şöyle teselli verilir; bir çocuk sahibi daha olun, unutursunuz. 
İşte mesela bu tavsiyeyi de benim aklım asla almaz. 
Bir çocuğu eskiyen bir manto, delinen bir ayakkabı seviyesine indirgeyen ve adeta “yenisini almayı” öğütleyen bu yaklaşım bana çok yabancı. 
***
Çünkü; her birey farklı bir değer, farklı bir dünyadır. 
Hiçbir başka birey onun yerini tutamaz ve onun yerine geçemez. 
İnsanlar, can denen, insan denen varlığın kıymetini anlamadıkça ölümü kutsayışlar da ne yazık ki sürecektir.

YORUM EKLE

Güvenlik Kodu

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR

ÇOK OKUNANLAR